21 Haziran 2021 Pazartesi

Boğazımızdaki ev ne nefes

 İnsandan uzak kalarak ve düşünceleri bir kenara bırakarak yapılanların korkunçluğuna uyanıyoruz her sabah. ‘Bir’ için yaşamaya devam edenlerin bu uğurda ‘bin’leri feda etmesi ve nefeslerini boğmasını izliyoruz, çığlık atmaya çalışıyoruz ama boğazımızda bir el var her daim. Boğazımızdaki o elin verdiği alan kadar nefes almaya devam ediyoruz sanki, sanki nefes almaktan başka bir şeye fırsat vermiyormuş gibi. Sevinç çığlıklarına mesela, ya da bir ıslık sesine, bir şarkı mırıltısına, bir annenin içten ninnisine çocuğuna söylediği ya da bir aşk itirafına bağıra çağıra. Yokmuş gibi sanki nefes almaya çalışmaktan bunlara fırsat. Boğazımızdaki elin bize müsade ettiği kadar. 

O eli oradan çekip, daha doğrusu çekmeye çalışıp bütün alanı yaratabilir miyiz ki kendimize acaba?   


Bunu düşünüyorum aslında yaşadığım anda. Nasıl başaracağım bunu, peki bunu başarma cesaretini gösterdiğimde ne ile karşılaşabilirim, daha güçlü br el tamamen keser mi nefesimi?

Tüm bunları bir kenara koyduğumda ve daldığımda hayaline özgürce nefes almanın gülümsemeleri alamıyorum sanki yüzümden. Sanki tebessümlere hasret yüzümde susmayan kahkahalar varmış gibi, ve dans eden bir vücudun içinde özgür bir beden. Boğazındaki elden kurtulmuş, nefes almanın da ötesinde yaşayarak hissediyor o havayı ruhunda. Oraya buraya savrularak, olmak istediği her yerde olarak, sonsuz bir kutlamanın içinde. Bu hayal hak ediyor bunu. Hak ediyor gerçekliğe dönüşmeyi. O eli boğazından çekmeye cesaret gösteren herkesin gücüyle gerçekleşecek bu hayali bırakıyorum buraya. 

Gerçek olduğunda bakıp ‘EVET ŞU AN HİSSEDİYORUM NEFES ALMAYI’ demek için.


Bugünün anısı da kalsın bakalım burada, geleceğe kelime kelime.

22 Haziran 2021 02.05

31 Mart 2020 Salı

''Okuduklarımla,izlediklerimle,gezdiklerimle,bağırdıklarımla ve yazdıklarımla yaşıyorum.Ben İdil Sivaslı.Bugünümde gençliği harflerle yarına taşıyorum.''

   Bu cümleleri yazalı üç sene olmuş. Bugünümü yarınlara taşımaktan bahsetmişim. Uzun bir süre bana dostluk eden, nefesime nefes, yoluma yoldaş olan harflerle işlemişim tarihe. Anılarımı işlemişim, daha çok hisler serpiştirmişim cümlelerin arasına, biraz da eşya bırakmışım. Fotoğraflar hala duruyor bazen de videolar ama geriye dönüp'o günüme' baktığımda boğazımda bir his bırakarak hatırama gelen anlar hep buradan çıkıyor. Harflerden çıkıyor. 'Nasıl da yazdım?' diye düşünmeden hatta bazen ne yazdığını okumadan kaydedilen bu yazılar, geçmişime dair muazzam dönüş yolları oluşturuyor. 
   Gençliği yaşıyoruz uzun zamandır. Her bir günü daha heyecanlı, daha merak uyandırıcı ve bazen gerçekten gençlik nefesini vücudumuzun en derininde hissederek yaşıyoruz. Bunu yazarken bile aklımda canlanan anılarda 'İyi ki' dediğimi duyar gibiyim. Hayatı yaşayabildiğimiz için, bağıracak sesimiz olduğu için, savunacak bir şeylerimiz, bazen yetersiz hissettiğimiz için savunamadıklarımız, öğrenmemiz için bekleyen onlarca bilgi, okunacak kitaplar ve kurulacak cümleler olduğu için hep yeryüzünde. Biz var olduğumuz, daha doğrusu var olabildiğimiz için besleyebildiğimiz duygularımız... Doğanın buna izin vermesi hatta bazen destekçisi olması bizim yaşamımızın. Bazen de 'dur bakalım arkadaş' diye es vermesi, kendini hatırlatması bize. Bunların tümü gençliğimde algıladığım, sonrasında da iyice sindirebileceğim şeyler olacak. Buna adım gibi eminim.
   2020'nin yeni bir ayına geçerken bunu da yarına kalacak bir metin olarak bırakayım buraya. Kenime hiç kızmadan bu sefer. 'Bazı şeyleri unuttuğum' için suçlu hissetmeyerek, zamanla öğrendiğimden çünkü akışında güzel olduğunun her şeyin. Şu an klavyemden akan harf senkronizasyonları gibi.
   Çok güzel olsun Nisan 2020. Uğursuz tüm bulutlar dağılsın, kalabalık kahkahamız yine soframızda olsun dileklerimle.

6 Nisan 2017 Perşembe

Büyüklerimden tavsiyeler duymaya başladığımı ilk andan beri bahsettikleri bir şey var.'Derdin olsun bu hayatta ve o dert için düşün o dert için yaz o dert için savaş hatta o dert için yaşa.'Gayet kabul edilebilir bir öneri düşünüldüğünde çünkü yeryüzünde bir insanın derdi olmaya değecek milyonlarca önemli şey oluyor.Çocuklar ölüyor,öldürülüyor,anneler ağlıyor,bir kadın sokakta yürümeye korkuyor,bu duruma bakıp ağlaması gereken doğa sessiz bırakılıyor,yok ediliyor,huzur bulduğumuz sular birden kirleniveriyor,göğe baktığımızda yerinde bulamıyoruz kuşları ve gökyüzünü mesela.
Hepsi,hepsi benim derdim aslında yaşamak için.Bunlarin üzerine düşünmek ve yoksaymamak amacı.
    Ama bazen ne oluyor biliyor musunuz,birden bu gayelerden vazgeçesim geliyor.Yaptığım birinci hareket fark edilmiyor,ikincisi yok sayılıyor,üçüncüsü bir işe yaramıyor derken belki dörtte bir şeyler değişecekken pes ediveriyorum.
Ediyoruz.
Bunu hepimiz yapıyoruz.Farkında olduğumuz onca şeyi belki bambaşka boyutlara taşıyabilme gücüne sahipken,başlamaya bile cesaret etmiyoruz.Ve gücümüzü de içimizde biriken bir fazlalık olarak görüyoruz.
Galiba o dördüncü kerede göreceğimiz değişikliği biran önce elde edinceye kadar da sürecek bu.İnsanoğlu sonuçta bazen sabırlı olamıyor.
Bol cesaret,bol sabır,gücümüzü inkar etmeyeceğimiz günler dileği ile.Hep.

18 Aralık 2016 Pazar

Nehir

Merhabalar
Son bir senede olduğu gibi bu hafta da gündemimizde çok ağır olaylar var.Bunların bahsedilmesi konuşulması ve üzerine bir şeyler yazılması gereken konular olduğuna inanıyorum.Ama şuan değerli vaktinizi bana ve yazıma ayırıyorsanız size öte yandan devam eden hayattaki güzelliklerden bahsetmek istiyorum.Bu haftaki yazım Ankara Devlet Tiyatrosu'nda oynanan Nehir ile ilgili.


   Oyunu yazan Gülşen Karakadıoğlu,yöneten Vacide Öksüzcü,oyuncular İjlal Seper ve Özlem Gül.80li yılların Türkiyesi'nde rejime yönelik olayların yarattığı büyük sıkıntıların iki kadının hayatındaki etkisi anlatılıyor.İşkenceler.''Acı unutulabiliyor.Beden daha çabuk sarıyor yarasını ama ruhundan silip temizlemek,kurtulmak hiç kolay değil.''diye anlatıyor kadın yaşadıklarını.
   Oyunu izlerken bunalıyordum bazen,dinlediklerim ağır geliyordu.Hayal etmesi güç işkence betimlemeleri,çekilen acının fazlalığıyla orantılı bağırışlar,seni takip eden birinin olduğunu düşünme tedirginliği,aranan biri olma korkusu.Hepsini bu oyunda o kadar büyük bir yetenekle oynuyorlar ki biz izleyciler Oda Tiyatrosu'nun o küçücük alanında aynı anda nefes alıp vermeye başlıyoruz.
   İki sene önce,2014'de de izlemiştim bu oyunu.Belki 300 defa oynadılar ama yine aynı motivasyonla oynuyor İjlal Seper ve Özlem Gül.Ben yaşandığını bildiğim tüm bu
anları tekrar hissediyorum.Bildiğim bir kurguyu aynı heyecanla bekliyorum.Oyunda kullanılan müziklerin tadı da damakta kalıyor hakikaten.(Amalia Rodriguez,İnti İlimani,Victor Jara)
   Oyunu en son ne zaman izleme fırsatınız olur bilemiyorum ama mutlaka gitmeniz gerektiğini düşünüyorum.Hali hazırda Ankara'da da oynarken bir bakınız derim.
 

10 Aralık 2016 Cumartesi

   Büyük insanlık gelişiyor ama pek de beklemediğimizi düşündüğümüz bir şekilde.Büyük balık küçük balığı yiyecekse,küçük balık sürüsünü nasıl yiyeceğini düşünmeyi öğreniyor.Ne zaman pusuda beklemesi gerektiğini,hangilerinin etinin tatlı olduğunu,gerekirse onları daha lezzetli yapacak şeylerin ne olduğunu,nasıl uygulandığını öğreniyor.
   İşini çok sağlam yapıyor büyük insanlık.''Başarının anahtarı yolundan sapmamaktır.'' düşüncesini hemencecik kabullenip amacından sapmamak ve ona en kestirme yoldan gidebilmek için her şeyi yapıyor.İdil Sivaslı denilen bir büyük insanlık örneği de iki aydır bunun en güzel örneğini sergiliyor aslında.
   Kendini fazlaca inandırdığı 'meşguliyet' batağından çıkmayı bir türlü beceremiyor.Önündeki yolları sonlandırmaya çalışırken yoldaşlarına bir selam vermeden koşuyor,koşuyor,koşuyor.Sona doğru nefessiz kalıyor,biraz daha dirençle yolu bitirmeyi başarıyor.Ama bunalım ve nefes darlığı hala sürüyor.İçinde hissettiği vefasızlık ve yoldaşlarından ayrı kalmanın hüznü ile.İşte iki aydır da kafasında kurup kurup hasret kaldığı yoldaşlarına büyük bir selamla önüne çıkacak diğer yola onlarla devam etme gibi bir karar alıyor.
   Büyük insanlık dedik,gelişiyor ve çokça değişiyor haliyle.Güzel geçen gençlik günlerini de bir değişimle ''Bugünümde Gençlik'' adı altında yazmaya devam ediyor.Her anı değerli bu yolculukta umudu yitirmeyenlere kocaman bir selamla.
   Burada olup sizinle kelimeleri paylaşmak muazzam bir şey.Birlikte olacağımız nice yollara diyorum.Umutla kalın,sevgiyle nefes alın.



BÜYÜK İNSANLIK
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
                                        tirende üçüncü mevki
                                        şosede yayan
                                        büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
                                        yirmisinde evlenir
                                        kırkında ölür
                                        büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
                                        pirinç de öyle
                                        şeker de öyle
                                        kumaş da öyle
                                        kitap da öyle
            büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
                                        sokağında fener
                                        penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
                                        umutsuz yaşanmıyor. 

Nazım Hikmet RAN
 

30 Eylül 2016 Cuma

Eylül 2016

   Yaz bitti bitiyor derken tatile en acı vedayı edip okula döndüğümüz Eylül ayını da düzene uymaya çalışma,bundan dolayı yorulma ve onuncu sınıfa giriş yapma telaşıyla bitirdim.Bu kalabalığın arasında bir düzen sahibi olmanın gerek okuma alışkanlığına gerekse de okuduğunu anlamada önemli bir rolü olduğunu anladım.Zamanın bol olduğunu düşündüğüm yaz aylarında dört kitap okuyorken bu ay da yedi kitap okumuşum.



1)Emrah Serbes-Erken Kaybedenler
   Erken Kaybedenler Emrah Serbes'in yıllar önce çıkarmış olduğu ve benim de kitaplığıma dört sene önce eklenen bir kitap.İlk edindiğimde okuyup hayran kalmıştım ve bu tarz kitapları bazen gündemime koymak da daha zevk verici oluyor.İçinde erkek çocuklarının kaybediş hikayelerini barındıran bu kitabın büyüleyici bir dili var.Okuduğunuz her satırın sahip olduğu derin anlamlara erişebilmek zor olmuyor ve bu nedenle kitap da bir çırpıda bitiyor.Dördüncü defa da olsa okurum ve okturum.

2)Şemsettin Sami-Taaşuk-ı Talat ve Fitnat
   Çoğumuzun adını Edebiyat derslerinden bol bol duyduğumuz ve kişisel olarak bu sürekli tekrarlana durumundan dolayı bir türlü okumaya elimin gitmediği bir kitaptı ama bitirdikten sonra bu geciktirme için çok pişman oldum.Çünkü mükkemmel bir kurguya sahip ve önceden kaygı duyduğum dilin sadeliği konusunda hiçbir zorluğu yok.Taaşuk-ı Talat ve Fitnat'ta anlatılan aşk ve hasret beni yaptığım bir çok hatayı görmemi sağladı.Her ne kadar 'Boş okumak' kavramından pek hazetmesem de .

3)Haldun Taner-Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım
   Haldun Taner,yaşadığı dönemi muazzam bir şekilde incemeliş,gözlemlemiş ve eserlerine de aktarmış bir yazar.Öyle ki çoğunlukla bu eserleri okurken ve izlerken sanki bizden birini,içimizi ve herkesi görüyorsunuz.Bu içtenlik de ona olan samimiyeti ve saygıyı arttırıyor aslında.Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım iki yıl önce Haltun Taner'i anma etkinliklerinde Ankara Devlet Tiyatroları'nda izlediğim bir oyundu ve ilk denemem olan 'izledikten sonra okuma' işinin ne kadar keyifli olduğunu gördüm.Sahne perdesinin iki kitap kapağı olduğu bu olayda,Firuz ve Vicdani'yi her sayfada tekrar gördüm,hissettim ve rahatsız edici bir memnuniyetle 'ne kadar da günümüz' diyerek bitirdim.Herkesin kendisini okuması için yazılmış.Ertelenmemeli.


4)Halil Cibran-Gezgin
   Yaşam üzerine yazdılarını incecik kitaplarda toplayan Halil Cibran bunda da bir gezgin oluyor ve tekrar okumalık kısa deneyimlerini bizimle paylaşıyor.Gerek dili gerse anlattıklarıyla bol bol düşünmenizi sağlıyor ve sizi farklı açılardan bakmaya itiyor.Lakin Gezgin'den aldığım zevkin Ermiş geçtiğini söyleyemeceğim.



5)Ahmet Ümit-Elveda Güzel Vatanım
   Son günlerde ülkemizde yaşanan karışık olaylardan dolayı bir çok şey değişti,kitapçı rafları da.Ben de uzun zamandır almak istediğim bu kitabı zamanıdır diyip almıştım indirimden.558 sayfa olması ve konusunun ilgisini çekmeyeceğini düşündüğümden biraz zorlanmıştım başlamakta ama Ahmet Ümit'in sade ve akıcı dili Osmanlı'nın sonunda yaşanan olayları güzel bir kurguyla bize aktarıyor.
''Sahi nedir vatan?Bir toprak parçası mı,uçsuz bucaksız denizler,derin göller,yalçın dağlar,verimli ovalar,yemyeşil ormanlar,kalabalık şehirler,tenha köyler mi?Hayır,bütün bunların öytesinde bir anlam taşır vatan.Ne sadece toprak parçası,ne su havzaları,ne ağaç silsilesi...Annemizin şefkatı,babamızın saçlarına düşen ak,ilk aşkımız,doğan çocuğumuz,dedelerimizin mezarıdır vatan...''

6)Raymond Radiguet-Orgel Kontu'nun Balosu
   Zeplin Yayınları'ndan edindiğim bu kitap,Fransız yazar Raymond Radriguet'in ölümünden biraz önce yayınlanan bir kitabıdır.Aristokrat olan Orgel Kontu ve eşinin bir sirk arkasında biriyle tanışması ve yalanlarla dolu bir ilişki başlatmaları üzerine kurulmuş bir hikayesi var.Muhtemeden çevirideki ağırlığından dolayı kitabın içine pek girememiştim ama aynı yazarın bundan başka tek eseri olan İçimizdeki Şeytan'ı da hemen okumak ve görüşümü netleştirmek istiyorum.

7)Halil Cibran-Mezcup
   Yine yaşam üzerinde bazı anları kısa bölümlerle ince bir kitap haline getiren Halil Cibran'ın bu ay okuduum ikinci eseri.Muhtemelen ardarda okumuş olmamdan,ikisi arasında pek fark göremedim.Mola kitabı olmak konusunda güzel adaylar.

   Eylül ayının ilk yarısında merhaba dediğim yeni düzenimde hareketli günler geliyor.Diğer yazımda sizi Devlet Tiyatroları'nın 2016-2017 sezon oyunlarıyla karşılayacım ve herkesden daha çok heyecanlıyım.
Sanatın ve kitabın rüzgarıyla kalın.Görüşmek üzere.
 

24 Eylül 2016 Cumartesi

Obzor,Bulgaristan 2016

   Yeni eğitim öğretim yılının ilk haftasını bitirdikten sonra size bu yaz katıldığım bir programdan bahsetmediğimi hatırladım.Yaklaşık bir ay önce benimle birlikte altı Türk,Obzor'deydik.
   Obzor;Bulgarsitan'ın doğusunda,Varna yakınlarında bir tatil beldesi.Küçücük ve çok samimi bir merkezi var çoğunu tatilcilerin oluşturduğu yakşalık 2000 kişilik bir nüfusu var.
   Bizim de bu küçük kente yolumuz Erasmus+ sayesinde düştü.Beş ayrı ülkeden öğrenciler(Yunanistan,Bulgaristan,Makedonya,Romanya ve Türkiye)'Be Healthy,Be Happy' adlı sağlıklı yaşam programında biraraya geldik.Bu program bizlerin nelerle beslendiğimiz hakkındaki bilgilerimizi arttırmak,bunların yol açacağı metabolik hastalıkları öğrenmek,bu öğrendiklerimizi de bazı yollarda uygulamaya alışmak amacıyla düzenlenmişti.
   Yaklaşık kırk kişi dokuz günü boyunca bu konular hakkında sunumlar dinleyerek,hazırlayarak,biraraya gelip yeni fikirler üreterek ve bunları projeye çevirek harcadık.Bunlardan daha da önemlisi Türkiye'ye geri döndüğümüzde arkamızda kalan programın gönüllülük hissiyatından dolayı ne kadar samimi dostluklar edindiğimizi fark etmemizdi.
   Video ekibi sıfatıyla bulunduğumuzdan solayı bol bol reflection hazılayıp hafızlarımızı doldurduk.Ardından da youtubea bakıp 'Ne güzel günlermiş' diyebileceğim videolarım oldu.İzlemek isterseniz Linki aşağıya bırakıp yazımı sonlandırıyorum.Güzel tanışmalara sebep olacak mekanlardan daha fazla bahsetmek üzere,hoşçakalın.
  https://www.youtube.com/watch?v=XdLDvplnHAk&list=PLk6X9_HcncIBAefizeT_RkMnnZvd9KEym&index=1